26 Ağustos 2010 Perşembe

Adana


Resimdeki gibi gelmeli masaya tabak. Öteki kombinasyonların hepsi zorlama. Soğan salatası, havuç, kara lahana vs.'nin bu tabakta işi yok. Onlar salata tabaklarının elemanları. Hele pilavı hiç söylemiyorum. Kuru fasulye mi lan bu!. Etin yağını üzerinde barındıran bir ekmek şart. O anki psikolojiye göre hafif puf puf veya pul biberle bezenmiş ve gevrek de olabilir. Et iyi pişmeli. Kendini bırakmamalı. Karışımındaki dengeyi ustaya bırakmak lazım. O dengeye göre mekan tercih edersin. Canın kuyruk yağı bol bir kebap isterse şuraya, daha siyah etli ve yağsız isterse buraya gideceksin. Hepsinin yeri ayrı. Yanında mutlaka şalgam içmelisin gibi bir şart yok. Zaten artık çoğu yerde marketlerde de rastladığın şalgamları getiriyorlar. Bir ayrıcalık yok. Yoğun bir açık ayran tercih edilebilir. Kola gereksiz şişkinlik yapıp, son lokmaları çekilmez kılıyor genelde.
Bunların ışığında, Adana'ya yolun düştüğünde beni ara, sana nereye gitmen gerektiğini günün şartlarına göre söylerim. Ezelden beri güzel olmuş, ya da ebediyen güzel olacak diye bişey yok. Ona göre.
Unutmadan ekleyeyim : Şehir dışından yorum yapanlara sesleniyorum Hasan Usta bi boka benzemez haberiniz olsun.

24 Ağustos 2010 Salı

Kerebiç


Ekşisözlükte kerebiç hakkındaki yorumları okudum. Bu yorumlara göre ya ben hayvanım, ya da kerebiç yemedim. Yorumların yüzde 99'u bu tatlının çok ağır, kalori deposu ve tehlikeli olduğu yönünde. Kaymağını yiyenin ağzını su hortumuna dayadığı falan söyleniyor. Lan ben bu tatlıyı, ramazanda yemeğin üstüne yenen, fazla ağır olmadığı için künefeye, baklavaya bir alternatif olduğu için yiyorum yıllardır. Köpüğü de son derece hafif kaymak değil ki bu. Traş köpüğü kıvamında ve özkütle olarak traş köpüğüne yakın. Öyle şeker deposu da değil, hafif kekremsi bir acılık var. Tatlı mantık olarak içli köfteyi andırıyor. Dışındaki harç irmikten yapılıyor. Kumlu dış cephe sıvasına benziyor dokusu ve yoğunluğu. İçinde de bildiğin antep fıstığı. İmalatçının tercihine göre ya tüm tüm ya da dövülmüş şekilde. Ben dövülmüş olanını tercih ediyorum. Hoş bu durumda fıstığın içerisindeki bezelye oranı hakkında pek fikir sahibi olamıyorsunuz ama daha homojen bir lokmayı garanti ediyor. Köpük üzerinde tarçın olmazsa olmazlardan. Düşünsene irmik, antep fıstığı, köpük, tarçın. Mükemmel bir lezzet. Zaten yediğin lokmanın rahat 5'te 1'i ağzında dişlerinin arasında kalıyor, temizlenmesi uzun zaman aldığı için o tarçınlı aroma uzun süre damağında. Şerbet yok şire yok. 2 dilim baklava ya da 1 dilim künefe bunun 10 katı ağırlığında valla. Neyse ben yemeye devam ediyorum. Ağır diyenler halt etmiş afedersin.

20 Ağustos 2010 Cuma

Gümüşat


İlk biramı burada mı içtim hatırlamıyorum. İlk değilse bile ikinci olduğuna eminim. Böyle konuşunca yaşım genç gibi bir izlenim doğuyor ama değil. Yani genç de nasıl desem off 30 işte mna koyim. Esas mesele mekan yaşlı arkadaş. Yaşlı ama otobüste görsen yer vermezsin. Düşkün görünümlü değil de, beyefendi gibi.
Şimdilerde nadiren ziyaretine gittiğimiz bayramda elini öptüğümüz babamın teyzesinin bilmemnesi gibi olsa da bu durum damgasını vurduğu dönemi unutmamızı gerektirmez. Burada buluşmak o kadar olağan bir hal almıştır ki, arkadaşını arayıp akşam saat 8'de görüşüyoruz dediğinde herkes nerede olması gerektiğini bilir. Her yıl düzenlenen geleneksel satranç turnuvaları mekanı, benzerlerinden daha farklı bir yere oturtur gözünde. Adının nereden geldiğini anladın şimdi.
Mekanın sekizgen ahşap çatı konstrüksiyonunu içeriden farkedebilmek, öğrencilik yıllarının uygulamada detay görme fakirliği ile birleştiğinde heyecan verici. Bu nedenle yazın bile olsa açık terasa tercih edilen bir iç hacim var. Detaylara göz gezdir, masa ve sandalyelere bak, seramik kaplı ahşap masalara şaşır, bar tezgahını kontrol et, satranç oynayanları takdir et, kızlı-erkekli bölümü sadece erkekli bölümden ayıran petek-petek delikli seperatörün deliklerinden loş ışıkta kız kesmeye çalış ve apartman komşun gibi olmuş garson gelince siparişini ver. Zaten daha içmeden kafadan 1 bira içmiş gibisindir keyiften.
Arjantin bardaklarını tokuşturmadan önce birasından yudum alan olursa hep beraber O'na küfret ve ayıpla ki bir daha yapmasın. İlk yudumdan önce birana biraz tuz atıp, kristallerin aşağıya doğru süzülürken geride bıraktığı izden keyif al. Bu sefer su oranını kaçırmışlar arkadaş diye hayıflan ama bil ki bira aynı bira. Mutlaka patates kızartması iste. Karışık çerezlere uyuz olurum. Mümkünse kalsın. Ha karnın çok mu aç, et sotesini rahatlıkla indirebilirsin mideye. Rahatlıkla dediysem dikkat et kolay soğumaz damak falan bırakmaz adamda. Ne olursa olsun adisyonu kontrol et. Her içtiğin bir bardak X işaretinin bir kolunu oluşturur. XX ise 4 bira içmişsindir. Eğer üç ise itiraz et. İşareti silmezler ama bir bira daha getirirler mutlaka. Tuvalete giderken holdeki akvaryumun içindeki devasa balıkla göz göze gel. Biraz kendine getirir seni. Pisuvarda mutlaka muhabbete gir. Ne de olsa bi dahaki sefer yine göreceksin O'nu.
Hesabı masaya isteme, al eline adisyonu doğru kasaya. Bir hal hatır sor kasaya. Samimiyet kur. 3-5 önemli değil, ne de olsa yine ordasın yakında. Çıkışta alternatifin kebap ya da mercimek çorbası. Hemen sağda solda. Hangisini istersen. Bundan sonrası başka yazının konusu. Burda dur.

Cuma'nın Dayanılmaz Hafifliği

Bizim Robinson'un Cuma'sından bahsetmiyorum elbette. Şu sıralar benim ve benim gibiler için haftanın son günü olan ve küçük harf ile başlayan cuma anlatmak istediğim. Daha önce gayet sıradan, cumartesinden bir gün önce olması dışında pek birşey ifade etmeyen bu gün, memuriyete geçişle beraber tamamen bir şölene dönüştü nazarımda. Ofiste herhangi birşeyin canımı sıkma ihtimali yok bugünde. Tahmin ediyorum personelin en verimli çalıştığı gün cuma. Deliye hergün cuma misali çalışanları saymıyorum.
Cuma gününe ait kalıplar oluşturmaya başladım kafamda. Sabahtan itibaren uygulamaya koyuyorum. Her cuma namaza gidenleri uğurluyor ve o boşlukta yalnız başıma yapacak birşeyler buluyorum. Haftasonu naklen yayın programını Aceto'dan çıktı alıp, izleyeceğim maçları önceden işaretliyorum. Büyük çoğunluğunu izleyemeyeceğimi bilsem de yine de işaretlemekten geri durmuyorum. İddia programını print edip, 30 saniye baktıktan sonra oynamaktan vezgeçiyorum. Bu ne arkadaş, elli tane alternatifli bahis, elli tane lig. Adamın oynayası varsa da kaçırıyorlar hevesini. Zaten zahmete gelemiyorum. Saat 14'ten sonra kralı gelse tanımam moduna giriyorum. 16.30'da olay bitiyor kafamda. Bedenin kafaya ayak uydurması için bir yarım saat daha bekliyorum ve özgürlük.

19 Ağustos 2010 Perşembe

Suuuuu...


Yine müthiş bir enerjisizlik hakim üzerimde. Ağzımdaki sakızı sırf çenemi indirip kaldırmaya üşendiğim için bir kenara bıraktım. Muhtemelen bıraktığım kenarda birkaç hafta geçirecektir çöpe gitmeden önce. Öyle ki yediğim ayçekirdeğini terk etme sebebim sadece ve sadece kolumu indirip kaldırmaktan yorulmak. Dilim tuzdan yara da olsa boğazım kupkuru da olsa bırakmadığım ayçekirdeğini kolum yorulunca bırakmamın sebebi tam şu anda beni esir almış olan enerjisizlik hali. Öyle bir köleyim ki bu esarete karşı herhangi bir direncim yok. Aklımdan bu köle tacirine isyan fikri de geçmiyor. Sadece zamanın akıp gitmesini istiyorum bir an önce. Nereye doğru bilmiyorum.
Ofiste her 3 günde 1 çay ya da nescafe içerim. Dolayısıyla her 3 günde 1 dibindeki artığı küflenmiş bardak yıkarım. Oysa nescafeye bayılırım. Susadığım halde su şişemi doldurup masama geri dönmek benim için verilecek çok cesur bir karardır. Penceremden koridordaki tuvaletin kapısı göründüğü halde saat 12'ye dek çişimi tutarım. En sevmediğim ofis arkadaşı tipi, beni masamdan kaldırıp kendi ekranında komik olduğunu düşündüğü bir şeyleri göstermek için çırpınandır. En yakın arkadaşım ya da en iyi anlaştığım insan yanımda olup, en az konuşan ve en az konuşturandır. Göz ile iletişimi severim.
Akşam yemeğini bir kebapçıda, tatlıyı başka bir tatlıcıda, çayı öteki kafede, birayı beriki barda içmek isterim. Gerçi birayı sadece tek bir yerde içmek isterim. Neresi olduğunu uzun anlatırım bir ara. Arabayla 10 km. yol yapmak sonra vazgeçip geri dönmek ve diğer alternatife yönelmek için yeterince sabrım vardır. Aksi gibi bunun zaman veya para kaybı olduğu düşüncesi hiçbir zaman oluşmaz. Para ile aram yeterince uzaktır. Bunda online internet şubelerinin ne kadar etkisi olduğu konusuna değinmiyorum. Para ile arası uzak insanlarla iyi geçinirim. Para kazanma yollarını iyi bilirim. Ama bu yolda çabalamak işime gelmez. Klişelerden hiç hoşlanmam. Ritüelleri sevmem. "Lazım" lardan nefret ederim. Türk toplumunun para harcatan, pişkin örflerinden iğrenirim. Resmin başlıkla ve başlığın yazıyla alakasını tartmaya kalkandan hazzetmem. Giriş-gelişme-sonuç klasik gelir. O yüzden bu post burda biter.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Nostradamus İşkembe Salonu


2010 yılının kalan ayları ile ilgili Nostradamus ile görüştüm, kalem-kağıt yasak dedi aklımdakileri yazıyorum.
  • Frank Rijkaard ayrılacak, yerine Fatih Terim gelecekmiş. (Allah korusun)
  • Yüzde 57 evet çıkacakmış referandumda. (Allah korusun)
  • Memur maaşlarında sendikalar yine babayı alacak, hükumetin dediği olacakmış.
  • Ramazan Bayramında yollarda bi dünya adam ölecekmiş. (Ağzını hayra aç lan dedim, kes lan dedi)
  • Büyük kentler yılın ilk kar yağışına hazırlıksız yakalanacakmış. (Bu sıcakta kar yağışı deyince sustum)
  • Anadolu'da en az 10 köy düğünü, kaza kurşunu yüzünden gözyaşları ile sona erecekmiş.
  • Birkaç yüz işveren, sabit giderleri kısmak bahanesiyle birkaç bin işçisine yol verecekmiş.
  • Çarpık mimari, yeni getirilecek yasal düzenlemeler sayesinde daha da ivmelenerek çarpıklaşacakmış.
  • Zengin biraz daha zenginleşecek, fakir biraz daha fakirleşecekmiş. (Kodumun fakirleri sizi)
Bitmez...

Memnun Kaygısız ve Gaudi


Yaratıcılık kaygısı olmadan yaşamaya imrenmeye başladım. Bu istek zaman zaman mı geliyor yoksa artık ben böyle miyim bilemiyorum. Hatta bu durumun adına "istek" demek bile çelişki esasında. Sanki uzayda herhangi bir gezegenin yörüngesinde bile olmadan öyle asılı vaziyette durma isteği. Yani hiçbirşey yapmamak. Ama hiçbirşey yapmamak bile parayla anasını satim. Nasıl bir dünya lan bu? Geldiği son nokta hiç hoşuma gitmiyor bu ekseni yatık kürenin. Hiç benim özlediğim noktada değil. Aslında bakıyorum da genel anlamda pek kimsenin istediği noktada değilmiş gibi geliyor. Peki kim memnun bu halden? Her pazartesi tüm dünyanın sabah mesaisine başlaması kimin hoşuna gidiyor acaba? Ya da artık sayısı iki basamaklı olarak ifade edilen faturaları her ay düzenli olarak ödemek kimlere sevimli geliyor? Ben kolumu kaldıracak hevesi bulamazken, insanlık bu enerjiyi nereden buluyor ve neden sarfediyor?
"Azıcık aşım ağrısız başım" lafını da sevmiyorum, "karnımız doydu çok şükür başımı sokacak evimiz de var, daha ne olsun" diyeni de sevmiyorum, tüketim hırslılarını da üretim hırsızlarını da sevmiyorum. Nerede olduğumu, nerede duracağımı ve kime ait olduğumu da kestiremiyorum. Çok ihtiyaç hissetmedikçe duyu organlarımı bile çalıştırmak istemiyorum.
Şehrin mimari yapısı üzerine nefretimizi kusuyoruz bir süredir bir meslektaşımla. Bu alanda hizmet vermediğimiz için ağzımızın ayarı pek yok. Kulağımız duyuyor olsa da çıkanları, torba değil ki diyerek büzmüyoruz ağzımızı. Niyetimiz deneysel bir çalışma yapmak. Şehrin merkezinde somut bir arsa üzerinde, gerçekleştirebilme ihtimalini gözönünde bulundurarak, -fakat diğerlerine dayatılan başka birtakım kriterleri umursamadan- bir bina tasarlamayı planlıyoruz. Seçtiğimiz arsanın, çizimleri elimde olmasına rağmen arkadaşıma tarafımdan iletilmesi yaklaşık 2 hafta zaman alıyor. Umarım tasarım bu süre ile doğru orantılı olmaz. İstikrarlı biçimde Gaudi'nin şantiye sürecine doğru yol alırız yoksa. Bittiğinde planları ve fotoğrafları burada paylaşmayı umuyorum. Kızma birader gönderdik işte arsayı. Şu ramazan bi bitsin başlarız eskiz çalışmalarına.
Not: Şantiyenin başlangıcı 1882. O zaman kule vinç olsaydı ya.

Armut Olsun Ne Bileyim


Cümleleri toparlamayı sevmiyorum. Daha doğrusu zahmetli olan hiçbirşeyi sevmiyorum. Tam bir armut piş ağzıma düş savunucusu oldum son zamanlarda. Eskiden böyle değildi de acaba nerede ne zaman başladı diye irdelemek isterdim ama çok zahmetli geldi birden. Bir ara yazmaya çalışırım. Keşke beyine bağlanan bir alet, kıvrımlardan geçenleri ekrana ya da kağıda döküverse de uğraşmasak. Ehhh yazmazsan yazma lan yavşak diyorum kendime bu noktada. Neyse. Bu sebeple bundan sonraki yazılarımda -şayet yazar isem- daha çok, dağınık bir üslup kullanmayı düşünüyorum. Kafanıza göre toplayın, çıkarın, bölün, çarpın ne bileyim. Yazarken aklıma ne gelirse yazarım. Bu dağınıklık ve tembellik birleşimine de üslup dedim ya, artık bu işe adım atıyorum demektir bu. İyi güzel de bu yazı nereye doğru gidiyor kestirebilmiş değilim. Hedefim bu paragrafı bu kadar uzun tutmadan aşağıya geçmek ve spotlar koyarak aklımdakileri sıralamak. Aklımdakiler diye diye aklımda CHP'nin 2011 seçimleri için parti programının bende olduğunu zannedecem. Halbuki şu an tamtakır bir kafa varmış gibi geldi. Akıl makıl hak getire. Profilime bir göz attım bu arada. Farkettim ki kişisel bişey yok. Fakat biraz araştırsan belki bulursun kim olduğumu. Ben yine de afişe etmesem gelecekteki yazıların cesareti ve eleştiri oklarının tesiri açısından daha faydalı olur sanırım. Of ulan yeter.

Yılda 1 Kez...


Anammm...Bugün bir açayım dedim blogu. İlk ve son posttan bu yana tam bir yıl olmuş. Bugün 18 ağustos 2010. Arada neler değişmiş neler. Bu satırların sahibi artık 10 aylık bir bebeye sahip. Arada iş değiştirmiş. Şantiye hayatından bıkmış, memuriyete adım atmış, bakarsın yarın ondan da bıkar yine durmaz yerinde karıştırır bişeyler belli olmaz. Sıcak yine bildiğin sıcak. Gavurun genital organı misali yanmakta şehir. Kapitalist köleler haricinde kimseler yok. Denizinde, yaylasında emekliler ve öğrenciler. GS tarafında bi değişiklik yok. Hiç olmazsa geçen sene rijkaard var diye bir heyecan yapmıştık. Şimdi aldığım digiturk'un bile keyfini çıkaramadan 10. haftada havlu atarız diye düşünmeye başladım.
Sık yazarım umarım artık...